Arşivin ‘Genel’ Kategorisi

19 Mayıs 1919

Cuma, Mayıs 18th, 2012

 

Bundan 93 sene önce….

19 Mayıs 1919 tarihi, Millî mücadeleyi millî bağımsızlığa dönüştüren, geri kalmışlığı, sömürüyü, bağımlılığı kıran, Türk milletini tam anlamıyla bağımsızlaştırma, geliştirme, çağdaşlaştırma ve demokratikleştirmeye sevk edecek olan sürecin bir başlangıcıydı.

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal’in milletine güvenerek, inanarak yapacağı işleri “millî bir sır” gibi saklayarak; inanç ve düşüncelerini safha safha gerçekleştirmek kararıyla göreve atıldığı gündür.

19 Mayıs 1919, yıkılan, çok unsurlu bir imparatorluktan yeni, millî bir Türk devletinin hayat bulacağı önemli bir tarihtir.
Bu önemli tarihi Numerolojik olarak incelersek; tüm rakamları toplayınca
1+9+5+1+9+1+9=35
3+5=8 rakamına ulaşıyoruz.

“Kadim çağlardan beri ilahi hayatı simgelemek için kullanılan Sekiz Köşeli Yenilenme Yıldızı, ermenin simgesi ve yılmayı bilmeyen yükseliş çabasının amblemidir.”

Sufizme göre Sekiz sayısı cenneti anlatır. Cennete ulaşmak için tüm uyumsuzluklardan ve dengesizliklerden arınmış bir ruh gerekir.

Sekiz sayısının anlamını bütünleyen o güne ait Tarot Kartı JUSTİCE yani Adalet; Hakkaniyet, adalet, dürüstlük ve tarafsız olma, bugünün hareketinin dünün eylemlerinden, yarının eylemlerinin de bugünün hareketinden meydana geldiği anlamını taşıyor
Kabalistlerde JUSTİCE kartını temsil eden Sabit yıldız ise ZUBEN ELSCHEMALI’dir. Bu yıldız sosyal reformları ve toplumu etkileme gücünü simgeler. Sosyal konulara belli bir yön veren önemli bir yıldızdır ve toplumda yaşanan yozlaşmaların farkında olmayı zorunlu kılar.

Tüm taşlarının yerine oturduğu evrensel enerjiler bir araya gelerek ve bu enerjilerin yönetimindeki kişileri önder ederek yeni bir başlangıç için kapıları açıyor.

Atam seni saygıyla anıyoruz…

93 yıl önce geleceğe kararlı adımlarla ilerleyenlerin gölgesinde kalmamalı onların aydınlık yolunu amaç edinmeliyiz.

Arzu Cengiz
Datça…..

ADEM HAVVA VE EGO

Perşembe, Şubat 3rd, 2011

Egomuz, bir başkasını sevmeyi başarabilmekten  bizleri alıkoyan yılandır.

Adem, Havva ve yılan hikayesinin arkasındaki anlam gerçekten çok basittir. Yılan, erkek ve kadın yani Adem ve Havva arasında ifşa olmuş egoyu temsil eder. Ve gerçekten bütün hikâye bu.

Örneğin, farz edelim genç, mutlu bir çift birbirlerine aşık oldular. Kucaklaşır, öpüşür, beraber güler, sinemaya vb. yerlere giderler. Daha sonra evlenir ve birlikte yaşamaya başlarlar ve her şey mükemmeldir. Onlar Aden(cennet) bahçesindedirler.

Ve aniden yılan(ego) gelir. Tartışmaya başlarlar. Daha sonra birbirlerine karşı avantaj sağlamaya başlıyorlar ve öyle ki ‘O’nu (karşı cinsi) bir şekilde kendi istediğim gibi nasıl yapabilirim?’ gibi ince hesaplamalar yapıyorlar. Bu bizlerde de gerçekleşir çünkü yılan(içimizdeki ego) başkasını sevmemize engel olur ve başlangıçtan itibaren sevgimizin egoistik olduğunu gösterir.

Bu koşullar altında, sevgiye en yakın duruma gelebilmemiz için, gün be gün yapabileceğimiz kadar egolarımızı teslim almalıyız. Ancak, bu halen problemi kökten çözmez ve bize koşulsuz, gerçek bir sevgi sağlamaz. İşte burada Kabala, bize başka bir çözüm sunar: Kökte ruhumuzu ıslah etmek veya partnerimizden bizi ayıran yılanı(ego’yu)ıslah etmek.

Bunu yapmak için, her iki partner bu dünyada hayatlarının üzerinde bir amacın olduğunu fark etmelidirler. Daha sonra aynı zamanda onlar, bunu(maneviyatı) sadece hayatta bir partnere manevi yola onlarla beraber yürüyecek birisi vasıtasıyla edinebileceklerini fark edecekler. Bu ‘Erkek, Kadın ve aralarında Kutsal Varlık’ vardır ayetinin anlamıdır. Bu demektir ki, kutsal varoluşa, maneviyata erişebilmek için, bizler kendi aramızda doğru bir şekilde bağ kurmalıyız.

O zaman, birbirlerine avantaj sağlamak yerine, Adem ve Havva birbirlerini tamamlamalıdırlar. Ve yılan, onları ayrı olarak kullanmak yerine, Üst Gücü-Kutsal varlık veya Yaratan- onlara ifşa etmek için itici bir güç haline gelecektir.

http://www.kabbalah.info SİTESİNDEN ALINTIDIR.

25 ARALIK GÜNEŞİN DOĞUM GÜNÜ

Cumartesi, Aralık 25th, 2010

Güneş, güneş sistemi için ne ise, ruh da insan bedeni için odur. Çünkü onun doğası, organları ve işlevleri, hayat merkezini (güneş) çevreleyen ve ondan taşanlarla yaşayan gezegenler gibidir.İnsandaki güneş gücü üçe ayrılır; bunlara insan ruhunun üç katmanı denir. Bu ruhani doğaların üçünün de aşkın ve nurlu olduğu söylenir; bunlar bir araya geldiklerinde insandaki Uluhiyet’i oluştururlar. İnsan’ın üçlü aşağı doğası –fiziksel bedeni, duygusal dünyası ve akli melekeleri– fiziksel dünyada üç katlı Uluhiyet’in ışığının yansımalarıdır ve ona tanık ve kanıt oluştururlar. İnsanın üç bedeni yukarı bakan bir üçgenle, üç katlı ruhani doğası ise aşağı bakan bir üçgenle sembolize edilir. Bu iki üçgen bir altı köşeli yıldız şeklinde birleştiği zaman Yahudiler ona “Davut’un yıldızı”, “Süleyman’ın Mührü” derler ki bugün genellikle Sion Yıldızı diye bilinir. Bu üçgenler hem doğadan hem Uluhiyet’ten gelip insanda birleşen ruhani ve maddi evrenleri gösterirler. İnsanın hayvani doğası topraktan gelirken, ilahi doğası gökyüzünden gelir, insanın doğası ise bu ikisinin arabulucusudur.

Kadim bilgeler, güneş küresini tıpkı insanın doğasına yaptıkları gibi üç ayrı bedene ayırmışlardı. Mistiklere göre her bireysel yapıdaki üç hayat merkezine benzer biçimde, güneş sisteminde üç güneş vardır. Bunlara üç ışık denir: ruhani güneş, akli veya solar güneşi ve maddi güneş. Ruhani güneş Baba Tanrı’nın kudretini tezahür ettirir, akli güneş Oğul Tanrı’nın hayatını yayar ve maddi güneş, Tanrı’nın Kutsal Ruh’un tezahürü için kullandığı araçtır. İnsanın doğası mistiklerce birbirinden ayrı üç kısma ayrılır: ruh, can ve beden. Fiziksel bedeni maddi güneşle büyütülür ve canlandırılır; ruhani doğası ruhani güneşle aydınlanır ve aklı ise solar Güneş’in ışığıyla –lütufuyla– kurtarılır. Bu üç kürenin yan yana duruşu, kimilerine göre gezegen yörüngelerinin daire değil de elips şeklinde olmasını açıklar.

Pagan rahipler, güneş sistemini her zaman bir Büyük Adam olarak düşünmüşler ve bu üç faaliyet merkezine dair analojilerini, insan bedenindeki üç hayat merkezinden –beden, kalp ve beyin– çıkarmışlardır. Mesih’in dönüşümü olayında [(Matta 17:1-6, Markos 9:1-8, Lukas 9:28-36 çv.] üç çadırdan bahsedilir: Ortada ve en büyük olanı (kalp) ve onun iki tarafında daha küçükleri (beyin ve üreme sistemi). Üç tane Güneş’in mevcut olduğuna dair felsefi hipotezin, tarihte birkaç kere meydana gelen tuhaf olayla ilişkili olduğu söylenebilir. İsa’dan sonraki 51. yılda gökyüzünde aynı anda üç güneş görünmüştür. 69. yılda gökyüzünde iki güneş birlikte görülmüştür. William Lilly’e göre 1156 ila 1648 yılları arasında yirmi tane benzer olay kayda geçmiştir. Güneş’in maddi dünyanın en önemli velinimeti olduğunu gören Hermesçiler, doğanın görünmez ve ilahi kısmının ihtiyaçlarını karşılayan bir ruhani güneş olduğuna inandılar. Büyük Paracelcus bu konuyla ilgili olarak şunları yazar: “Bütün ısının kaynağı Dünyevi Güneş vardır ve gözü olan herkes onu görür ve kör olanlar da onu göremese de ısısını hisseder. Bir de bütün bilgeliğin kaynağı olan Ebedi Güneş vardır, ruhani melekeleri uyanmış olanlar bu güneşi görür, onun varlığını bilir; ruhani bilince ulaşmamış olanlar ise onun gücünü Sezgi denilen içsel meleke sayesinde hissedebilir.”

Paganlar 25 Aralık tarihini Güneş İnsan’ın doğum gününe ayırmıştı. Bu tarihte oruç tutar, alaylar halinde ilahiler söyler, tapınaklara sunularda bulunurlardı. Çünkü kışın karanlığı sona ermiştir ve ışığın muzaffer oğlu Kuzey Yarımküre’ye dönmektedir. Yaşlı Güneş Tanrısı son bir çabayla  (Karanlık Ruh­ların) evini yıkmış ve yeraltının derinlerinde, aşağı dünyanın sembolik hayvanları arasında o gün doğan yeni güneş için yolu hazırlamıştır.

Bu kutlama mevsimi için Oxford Balliol Kolej’den bir sanat profesörü Mankind Their Origin and Destiny [İnsanlığın Kökeni ve Kaderi] adlı akademik çalışmada şunları yazmıştır: “Romalılar da güneş festivalini kutluyor ve günün tanrısının doğumu onuruna sirk oyunları düzenliyorlardı. Bu festival ocak ayından sekiz gün önce, yani 25 Aralıkta kutlanıyordu. Virgil’in yeni güneşten bahsettiği Enad kitabının yedinci cildinin 720. mısrasını yorumlarken, doğru söylemek gerekirse, der, ocaktan sekiz gün önce, yani 25 Aralıkta güneş yenidir. I. Leo zamanında (Leo, XXI. serenom, De Nativ. Dom. s. 148) bazı Kilise Babaları, ‘Festivali (Christmas) kutlu kılan şey, İsa Mesih’in doğumundan zi­yade onun dönüşüdür’ ya da onların kelimeleriyle ‘yeni Güneş’in doğuşudur’ diye tarif etmişlerdir. Roma’da Görünmez Güneş (Natalis solis invicti), Constantine ve Julian dönemlerinde yayınlanan roma takvimlerinden de anlaşılacağı üzere aynı gün kutlanıyordu. Bu ‘İnvictus’ unvanı aynı tanrıya Perslerin verdiği isimdir. Persler bu tanrıya Mitra ismini vermişlerdi ve o bir mağarada doğmuştu, tıpkı Hıristiyanların onu İsa ismiyle bir ahırda doğdurması gibi.”

Katoliklerin kutladığı Meryem’in Uruç Yortusu ve onun astronomik olaylarla paralelliğiyle ilgili olarak aynı yazar şunları eklemektedir: “Güneş’in ışığı artarak sekiz burçtan geçtiği sekiz ayın sonunda, göksel Bakireyi sindirir. Bakire, oğlundan çıkan parlak ışınlar içinde erir. Her yıl ağustos ortalarında gerçekleşen bu fenomen, bugün bile var olan bir festivalin kaynağıdır. Bu festivalde İsa’nın anası dünyevi yaşamını bir kenara bırakarak oğlunun zaferine katılır ve gökyüzünde onun yanındaki yerini alır. Roma takvimi tam bu dönemde –eylülden on üç gün önce– Bakirenin (Başak) ölümünü ve yok oluşunu gösterir. Katolikler Bakire’nin Uruç Yortusunu, yani Bakire’nin tekrar oğluyla birleşmesini işte bugün kutlarlar. Bu yortunun eski adı Bakire’nin Geçişidir ki Library of the Fathers’ta (Bibl. Part. vol. II. parti i. p. 212) Kutsal Bakire’nin Geçişi anlatılır. Eski Yunan ve Romalılar da aynı Bakire’den başka biri olmayan Astraea yortusunu aynı gün kutlardı.”

Hıristiyan tanrının aslına uygun bir biçimde muhafaza ettiği Güneş Tanrısını doğuran bu Bakire Ana, onun Sais tapınağında ortaya çıkan Mısırlı prototipi İsis’i anlatır: “Verdiğim meyve güneştir.” Bakire (Başak burcu) ilk dönem paganlar tarafından ayla ilişkilendirilmiş olsa da, onun yerini gökyüzünde bir takımyıldızı olarak belirlediklerine hiç kuşku yoktur. Çünkü neredeyse bütün kadim halklar ona Güneş’in anası olma onurunu vermişler ve ay bu görevi yerine getiremese de Başak burcunun bunu yapabileceğini, hatta 25 Aralıkta yaptığını fark etmişlerdir. Albertus Magnus şunları söyler: Göksel Bakire burcunun (Başak) Efendimiz İsa Mesih’in doğum anında ufuktan yükseldiğini biliyoruz.”

Bazı Arap ve Pers astronomlar Orion kuşağını oluşturan üç yıldıza, genç Güneş Tanrısını ziyarete gelen Magi ismini vermiştir. Mankind Their Origin and Destiny kitabının yazarı şu ilave bilgiyle katkıda bulunmaktadır: Gece yarısı başucuna yükselen Yengeçte Ahır ve Eşek takımyıldızı bulunur. Kadimler ona Praesebe Jovis adını vermişlerdi. Kuzeyde Arapların Marta v
e Meryem dediği Büyük Ayı’yı ve aynı zamanda Lazarus’un tabutunu görebiliriz.” Paganizmin ezoterizmi bu şekilde Hıristiyanlığa nakşedilmiştir. Ancak anahtarlar kayıptır. Hıristiyan kilise, körce kadim gelenekleri takip ediyor olsa da bunun nedeni sorulduğunda yüzeysel ve yetersiz açıklamalar yapıyor, her dinin ondan önceki dinin gizli öğretilerinden doğduğu gerçeğini ya unutuyor ya da inkâr ediyor.

Kaynak Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri



İNSAN RUHUNUN KAMBURU KARMA

Çarşamba, Ekim 13th, 2010
Varoluşunuzun sebebini  sorgulamaya başlamanız farkındalığınız ile ilgilidir.Neden ben demek için biraz acı çekmek gerekir .Diğer insanlardan farklı bir ailede farklı şartlarda doğmuş olmanız daha da çabuklaştırır farkındalık ve sorgulama evresini
Önce isyan sonra inkar ve mecburen kabul etmiş birisi olarak ben kendimce ,biraz farklı anlatmak istiyorum karmayı.
Allah Baba ve Ay Dede vardı biz küçükken,
Kocaman  kızıl  bir tepsi gibiydi ilk kez tanıştığımda Ay Dede ile.. Babam öyle demişti geceyi aydınlatan Ay Dedeydi..Uzun yıllar ak sakallı dede diye hürmet ettiğim ayın tam tersi dişi  gücü temsil ettiğini öğrendiğimde babam hayatta değildi.
Sorduğumuz her soruya aldığımız her cevap doğruydu, çünkü anne babalar her şeyi bilirdi.
Babam cevap veremediği  bir soru ile karşılaştığı zaman Allah Baba öyle istedi derdi..Allah Babanın anne  babasına el kaldırdı diye taş ettiğini sandığım mermer sütunların Bizans döneminden kaldığını öğrendiğimde de babam hayatta değildi.Sonra ne oldu o güzelim sütunlara bilmiyorum ama yıllarca Bostancı’da yerlerde süründü. (daha&helliip;)

VERMEK VEREBİLMEK

Perşembe, Eylül 16th, 2010


Minicik bir kedi yavrusuna yediği lokmadan vermemek için tekme atan zavallı insanoğlu, hayatı yaşadığı günden ibaret sandığı için yediklerini bile yanına kar sayar.

Şimdi moda ya; az ama sık sık yemek lazımmış diye, çok ama sık sık yer çatlayana kadar.

Hiç yiyemeyeni, aç olanı düşünemez. Küçük bir buzul üzerinde ne yapacağını şaşırmış bir halde etrafına bakınan beyaz kutup ayılarını gördüğünde bana ne der…

Bilmem kaç senesinden kalmış iki beden küçük kıyafetleri belki olur bir gün diye saklar dolaplar dolar taşar ama ayağında ayakkabısı olmayan, giyecek hırkası bulanmayanları göremez.

Manzaram kapanıyor diye ağaçları keser, çiçekleri yolar…

Henüz meme emen ana kuzusu hayvanları kesip yerken hiç acımaz vicdanı… Bahane hazırdır Allah bizim için yaratmadı mı onları… Hangi kitap yazar ana kuzusunu ye diye.

Karnı doymaz ama asıl aç olan gözleridir. Sevmez ama hep sevilmek ister, vermez ama hep almak ister.

.Tüm büyük uygarlıklar insanın karmaşık bencil karanlık doğası yüzünden yok oldular.

Almadan vermeyi bilen,paylaşan, fedakâr,gerçekten sevebilen insanlar isterim ki geleceğin aydınlığında birleşebilsinler.