Posts Tagged ‘PSİKOLOJİK ASTROLOJİ’

CARL GUSTAV JUNG

Salı, Mart 30th, 2010

Carl Gustav Jung, 26 Temmuz 1875’te İsviçre’de Kesswill’de bir kilise filoloji uzmanı bir rahibinin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası inancını kaybettiği açıkça belli olan huysuz ve alıngan bir rahipti. Annesinin duygusal sorunları vardı ve davranışları dengesizdi.
Anne ve babasının oldukça mutsuz bir evlilikleri vardı. Jung oldukça erken yaşta özelde ailesine ve dış dünyaya güvenmemesi gerektiğini öğrenmişti. Bunun sonucu olarak rüyalarından, hayallerinden ve tasavvurlarından oluşan iç alemine bilinçaltı dünyasına yöneldi.
Jung yalnız ve içe kapanık bir çocuktu. Ailevi sorunlardan bunaldığında tavan arasında yalnız otururdu. Orada en iyi dostu, tahtadan oyduğu bir insan modeliydi. Onunla saatlerce konuşur iç dünyasını ona dökerdi. Babası katı tutucu ve inatçı bir insan olduğundan Jung babası ile hiçbir şey konuşamazdı.

Jung’un rüyaları ve bilinçaltı çocukluğunda ve hayatının geri kalanında ona yol göstermiştir. Jung kararlarını bilinçaltını dinleyerek alırdı. Örneğin, hangi mesleği seçeceğini düşündüğü esnada rüyasında kendini tarih öncesi hayvanların kemiklerini kazıp çıkaran biri olarak görmüştü. Bu rüyasını kendisi bilim ve doğa çalışmaları yapması gerektiği şeklinde yorumlamıştı. Üç yaşındayken gördüğü büyük bir yer altı mağarası rüyası Jung’ın çalışma yönünü tayin etti: zihnin yüzeyde görünenlerin altında kalan bilinçaltı güçler.
1902 yıllında Basel Üniversitesi’nden Hekimlik diplomasını aldı. Artık adını taşıdığı dedesi gibi bir hekim olmuştu. 1900’de Zürih üniversitesinde yaptığı “çağrışım testleri” ile bir yandan Sigmund Freud ile yakınlaştı bir yandan da uluslar arası bir ün kazandı. Aynı yıl Paris’e gitti ve bir süre ünlü Fransız psikiyatr Pierre Janet ile birlikte çalıştı. 1900 yılında Freud’un Rüyaların yorumu isimli kitabını okuduktan sonra psikanalizle ilgilenmeye başladı. İlk görüşmelerinde 13 saat heyecanla sohbet ettiler. 1907-1912 yıllarında Freud ile sürdürdüğü çalışma arkadaşlığı Jung’a psikanaliz ekolünde çok önemli bir yer kazandırdı.
Jung hiçbir zaman Freud’u eleştirirsiz kabul eden biri olmadı. Ancak 1912 yılında yayımladığı “Bilinçdışı Psikolojisi” adlı yapıtıyla freud’un kuramlarını eleştirdi ve 1913 yılında psikanaliz ekolüyle bağını kopardı. Cinselliğe daha az önem veren farklı bir libido anlayışı ortaya koymuştu. Jung’un Analitik psikolojisinin psikanalizden en belirgin farkı libidonun niteliği ile ilgilidir. Jung’a göre libido hayat enerjisidir. Jung kendi teorisinde Ödipal komplekse yer vermemişti. Jung’a davranışlarımızın tümüyle çocukluk deneyimleri tarafından belirlendiği şeklindeki psikanalitik görüşü red ederek davranışlarımızı geleceğe yönelik hedeflerimizin umutlarımızın ve tutkularımızın da belirleyebileceğini söylemiştir.
Sonraki yıllarda kendini tümüyle bilinçdışının niteliğini ve algılamalarını araştırmaya adadı. Bu amaçla Kuzey Afrika’da, Amerika’da (Pueblo Kızılderilileri arasında) Arizona’da ve Meksika’da bulundu.

1930’ların başında doğu öğretileri ile ilgilendi. Daha sonra ünlü Hinduizm araştırmacısı Heinrich Zimmer ile birlikte çalıştı.
Jung ikisi anadili gibi olmak üzere altı dil bilirdi. Dağlarda gezmeyi, yatla dolaşmayı ve Zürih gölünde yüzmeyi çok severdi.
80 yaşında sporu bırakmak zorunda kaldı. Bazen terapilerini yelkenlisinde yapardı. Biri erkek dördü kız olmak üzere beş çocuğu ve 19 torunu oldu. Yaşamı boyunca dünyanın çeşitli üniversitelerinden çok sayıda ödül ve unvan aldı. Adına bir çok enstitü ve kürsü kuruldu. Demokratik ve alçak gönüllü bir insandı.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği büyük yıkım sonrasında, yapıtlarında ve seminerlerinde her fırsatta, daha yaşanılası, mutlu ve barış dolu bir dünyaya ilişkin özlemini dile getirdi ve gelecekte insanlığı bekleyen en büyük tehlikenin savaşlar, açlık, depremler ve benzeri felaketler olmadığını, asıl tehlikenin bilinçsiz insanın bilinçaltında biriktirdikleriyle ortaya çıkacağını savundu.
Jung hiçbir zaman kendisine yandaşlar aramamış ya da kitleleri çekecek bir düşünce sistemi oluşturmaya çalışmamıştır. Dogmatikliğe her zaman karşı çıkmıştır. Mitoloji ve karşılaştırmalı dinler hakkındaki bilgisi engindi.
Ayrıntıları unutmayan bir hafızası güneşin altındaki her şey hakkındaki bilgisi ve öyküleri ile eşi bulunmaz bir sohbet erbabı idi. Keskin bir mizah anlayışı vardı. 6 haziran 1961’de İsviçre’de 86 yaşında dünyaya veda etti.
Yapıtları ve konferansları, ölümünden kısa bir süre sonra, Bollingen Vakfı’nca bir araya getirilerek, “The Collected Works” adıyla yayımlandı. Jung’un Freud’dan ayrıldığı başlıca noktalar libidonun doğası ve bilinçdışı

idi.

PSİŞE VE KOLLEKTİF BİLİNÇALTIPsişe:
Jung ekolünde kişiliğin tümü psişe olarak adlandırılır. Latince kökenli olan bu sözcük o dilde ruh anlamına gelse de günümüzde daha çok zihin sözcüğünü karşılamaktadır. Psişe bilinçli ya da bilinçdışı, tüm duygu, düşünce ve davranışları içerir. Psişe birbirinden farklı biçimde çalışan, ancak birbiriyle etkileşim durumunda bulunan sistemlerden oluşur: Bilinç, Kişisel bilinçdışı; kolektif bilinçdışı. (Gençtan, 2000).

Kolektif Bilinçaltı:
Fobiler hakkında izlediğim bir belgeselde çiçek fobisi olan insan olmadığı söyleniyordu. Bu belgeselde İngiltere ve Avrupa ülkelerinde fare fobisinin en yaygın fobiler arasında olduğu belirtiliyordu. Peki neden Avrupalılar’da çiçek fobisi görülmez de fare fobisi yaygındır. Belgeselde bu konuda görüşü alınan psikologlar şöyle diyordu: “Bunun nedeni muhtemelen Avrupa’da orta çağda yaşanan veba salgınlarıdır. Veba salgınından dolayı İngiltere’de bir zamanlar nüfusun % 40’ı ölmüştü. Demek ki bazı olaylar kolektif bilinç dışımızda fobi olarak kalabiliyor.”

Jung psikoz vakaları ile çalışıyordu ve bireysel bilinç dışı kavramının şizofreniyi açıklamaya yetmediğini gördüğü için kolektif bilinç dışı kavramını ortaya koydu. Felsefe din ve mitoloji bilgisi çerçevesi içinde, şizofrenilerin sabuklamalarını karşılaştırmalı olarak inceledi. Aralarında birtakım paralellikler buldu. Şizofreninin kişisel bastırma ile, ilk çocukluk çağları olayları ile açıklanamayacak bir nedene dayanması, zihinde daha derin bir düzeyin (kolektif bilinç dışı) gerektiğini düşündürüyordu. (Fantino & Reynolds, 1975)

Jung’a göre bir insanın yılandan ya da karanlıktan korkması için yılanla karşılaşmış ya da karanlıkta kalmış olması gerekmez. Yılandan ya da karanlıktan korkma eğilimleri, atalarımızın kuşaklar boyu yaşantıları sonucu bize aktarılmış ve beyin dokumuza işlenmiştir. (Gençtan, 2000)
Jung’a göre içinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi, doğduğu anda insanın içinde zaten vardır. İnsan dış dünyasında içsel imgelerinin karşılığı olan nesneleri tanıdıkça, bu imgeler bilinçli gerçeğe
dönüşürler. Örneğin, çocuk dünyaya geldiğinde kolektif bilinçdışındaki anne imgesi sayesinde annesini derhal algılar ve onunla ilişkiye geçer. Dolayısıyla insanın algı ve eğilimlerdeki seçiciliği kolektif bilinç dışının içeriğiyle açıklanabilir. Bazı şeyleri kolaylıkla algılamamızın ve onlara karşı belirli tepkilerde bulunmamızın nedeni, kolektif bilinç dışında var olan eğilimlerimizdir (Gençtan, 2000)

Jung’a göre kişiliğimizdeki en etkili güç tüm insanlık tarihinin deneyimlerini kapsayan kolektif bilinçaltımızdır. Jung’a bilinçdışı kavramını bir ada benzetmesi ile açıklardı. Adanın görünen kısmı bilincimizdir. Okyanus kolektif bilinçdışıdır. Ara sıra görülüp ara sıra yok olan kumsal ise bireysel bilinç dışıdır.

Kolektif bilinçdışı Jung’un psikolojiye en orijinal katkısı olmuştur. Jung’a göre kişisel bilinçdışı baskılanmış çocuksu isteklerden oluşmaktadır. Ancak Jung’a göre insanın düşüncesi ve beyni yalnızca kişisel bilinçdışının etkisi altında değildir. İnsanın düşüncesine ve beynine evrim etki etmiştir. Kolektif bilinçdışı tüm insanlar için ortaktır. Kolektif Bilinçdışı kavramını Jung’un sözleri ile daha iyi açıklayabiliriz:

“Hayvan basamağının tüm evrelerini aştık; bedenimizde bunların izlerini hala taşırız; örneğin insan cenininde hala solungaçlar bulunur. Atalarımızdan anı olan bir dizi organımız vardır; örgenleme düzlemimiz solucanları andırır, biz de de sempatik sinir sistemi bulunur. Böylece, beden ve sinir örgümüzün yapısında tarihsel soy kütüğümüzle karşılaşırız. Geçmişin izlerini taşıyan ruhumuz için de bu böyledir. Kuramsal olarak ruhumuzun yapısından hareketle tüm insanlık tarihini baştan sona yeniden kurabiliriz. Çünkü bir kez varolan her şey, içimizde hala varlığını sürdürüyordur.” (Jung, 1962)
Kompleks Kavramı:
Kişisel bilinç dışındaki deneyimler gruplaşarak kompleksleri oluştururlar. Bir kompleks aslında kişiliğin içerisinde şekillenen daha ufak bir kişiliktir.

ARKETİPLER
Arketip, ilk örnek (prototip) sözcüğüyle eş anlam taşır. Kolektif bilinç dışının içeriği arketipler terimiyle adlandırılır. Arketipleri eğer bir benzetme ile açıklamak gerekirse, banyo edilmesi gereken negatif filmleri andırırlar. Gerçek dünyada bir karşılığı bulunduğunda, bu belirsiz imgeler cansız varlıklara dönüşürler. (Gençtan, 2000)
Jung birbirini etkilemesi imkansız olan kültürlerde dahi ortak semboller keşfetmiştir. Jung aynı sembolleri hastalarının rüyalarında da gözlemlemekte idi. Dolayısıyla arketipler düşüncesini dile getirdi.
Jung’un tanımını yaptığı arketipler arasında, doğum, yeniden dünyaya geliş, ölüm, güçlülük, sihir, kahraman, çocuk, üçkağıtçı, akıllı ihtiyar, toprak ana, dev gibi imgeler, ağaçlar, güneş, ay, rüzgar, ırmak, ateş, ve hayvanlar gibi doğal objeler, yüzük ve silah gibi insan yapısı objeler sayılabilir. Jung’a göre arketiplerin sayısı, gerçek yaşam olaylarının ve objelerinin sayısına eşittir. Her insan aynı temel arketip imgelerine sahiptir (Gençtan, 2000).
Yukarıdaki arketiplerden yüzük, sihir, çocuk, güçlülük, akıllı ihtiyar, dev, ağaçlar bana Yüzüklerin Efendisi filmini çağrıştırdı. Bu filmin hem çocuklar hem yetişkinler tarafından bu kadar sevilmesinin nedeni arketiplerimiz olabilir mi?
Jung’un tanımladığı pek çok arketipten dördü diğerlerinden daha fazla ortaya çıkmıştır çünkü bu arketipler kişiliğin oluşumunda çok önemli rol oynarlar. Bu arketipler yüksek düzeyli duygusal anlamlarla doludur. Bu arketipler persona, anima, animus, gölge ve bendir.
Presona:
Kelime olarak maske anlamına gelir. Persona başkaları ile ilişkiye geçtiğimizde giydiğimiz bir maskedir ve bizi topluma görünmek istediğimiz şekilde sunar. İnsanın kendisi olmayan bir kişiliği yaşamasıdır. Bir kimseye bile dostça davranmamızı sağlar. İnsanlar genellikle evde kendileri olurlar ancak çalışma ortamında bu maskeyi takarlar. Bir insanın evde, okulda, ve arkadaşlık ortamında farklı farklı maskeleri vardır.
Personanın kişiliğe zararı da olabilir. Örneğin bir insan taktığı maskeyi fazla benimseyerek oynadığı role kendini fazla kaptırırsa kişiliğin diğer bölümü bir yana itilir. Personasının aşırı egemenliği altına girmiş biri kendine yabancılaşır ve sürekli bir gerilim yaşar. Bu bağlamda egonun persona ile özdeşleşmesine “şişme” denilir. Böyle bir insan, rolüne kendini fazla kaptırdığından kendine aşırı önem vermeye başlar ve rolü diğer insanlarında oynamasını ister. Bu tür insanlar geçimsiz bir patron veya sert ve otoriter bir baba olurlar.
Anima ve Animus:
Jung’a göre insan karşı cinse ait niteliklere de sahiptir. Anima arketipi erkek psişesininn kadın yönün, animus arketipi ise kadın psişesinin erkek yönüdür. Bu arketipler insanın karşı cinsi anlayabilmesine yardımcı olmuştur. Uyumlu bir insanda karşı cinse ait yönler davranışlara da yansır.
Jung’a göre her erkek kendinde doğuştan var olan kadın imgesine (anima) uyan kişileri evlenmek için tercih eder. Kadın ise kendi animusuna uyan erkeklere yönelir.
Gölge:
Gölge insanın temel içgüdülerini içerir. Kişiliğimizin hayvana benzeyen yanıdır. Hayatın daha alt şekillerinden bize kalan mirastır. Uygar olabilmemiz için gölgemizdeki hayvansı eğilimleri evcilleştirmemiz gerekir. Gölgenin olumlu tarafı insani gelişim için gerekli olan spontanlığın, yaratıcılığın, içgörünün ve yoğun coşkuların kaynağı olmasıdır. Ego ve gölge işbirliği yaptığında kişi kendini yaşam dolu ve canlı hisseder. Gölgenin red edilmesi kişiliğin sönük kalmasına neden olur.
Ben:
Ben arketipi, Jung’un kolektif bilinç dışı üzerindeki çalışmalarının en önemli ürünüdür. Jung ben’i kendini gerçekleştirmeye yönelik bir dürtü olarak ele almıştır. Jung ben’i (self) sistemdeki en önemli arketip olarak ele almıştır. Bilinçaltının tüm yönlerini dengeleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Ben her zaman tam bir bütünleşmeye çabalar. Bir insan kendisini uyum içinde hissedebildiği zaman ben görevini iyi yapıyor demektir.
Jung ben arketipinin orta yaşa kadar çıkamayacağına inanmıştı. Jung hepimizin ulaşmaya çalıştığı tam bir birlik ve bütünlüğün çeşitli kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi (mandala) veya sihirli halka ile temsil edilebileceğini söylemişti.
MANDALA
Bireyin bilinçli veya bilinç dışı bütünselliğinin simgesidir. Çember, haç ve Jung’un da pek çok kez resimlediği mandala figürleriyle sembollenmiştir. Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir. Aşağıda mandala resimlerimden örnekler yer almaktadır.

RUHSAL İŞLEVLER VE PSİKOLOJİK TİPLER
Jung ruhsal işlevleri dörde ayırmıştır: Düşünme, hissetme, duygu ve sezgi. Bu dört işlev iki tutumla karışımlar yaparak, bir insanın bilinçli varlığına anlatım verebilmesi için sekiz ayrı seçenek oluştururlar. Jung bu seçeneklerden hareket ederek sekiz ayrı insan tipi tanımlamıştır.

PSİKOLOJİK TİPLER1) Dışa dönük Düşünen Tip: Bu tipte bir insanın yaşamına nesnel düşünceler egemendir. Enerjisini öğrenmeye ve nesnel dünya hakkında bilgi toplamaya yönelten bilim adamı bu tipe örnek verilebilir. Bu tip insan diğer insanlara soğuk ve kendini beğenmiş bir izlenim verebilir.

2) İçe dönük Düşünen Tip: Bu tipte insanın düşünceleri kendine dönüktür. Kendi benliğin
in gerçekliğini araştıran bir filozof bu tipe örnek oluşturabilir. Düşünceleri ile baş başa kalmak ister. İnsanlar onu pek ilgilendirmez. Genellikle inatçı, bildiğini okumak isteyen, hoşgörüsüz, gururlu, çevresindekileri küçümseyici tutumları olan, iğneleyici ve yaklaşılması güç bir insandır3) Dışa dönük Duygusal Tip: Bu tipe kadınlar arasında daha sık rastlanır. Duygular düşüncelere egemendir. Kaprisli olma eğilimindedirler. Ortaya çıkabilecek küçük bir değişiklik duygularının değişmesine neden olur. Duygusal tepkileri çok değişkendir. Sürekli kendilerinden söz eden ve gösterişi seven insanlardır. Sevgileri kolayca nefrete dönüşebilir. İnsanlara kolay bağlanabilirler ve kolayca bu bağı yok edebilirler. Modayı severler. Düşünce işlevleri gelişmemiştir.

4) İçe dönük Duyusal Tip: Bu tipe de kadınlar arasında sık rastlanır. Bu tipe de kadınlar arasında sık rastlanır. Bu tip insanlar duygularını dış dünyadan saklayan, sessiz, ilgisiz, ilişki kurulması güç ve anlaşılması zor insanlardır. Genellikle melankolik bir havaları olmalarına karşılık, aynı zamanda, kendine yeten ve iç huzuru olan kişiler izlenimi de verebilirler. Gerçekte derin ve yoğun duygularla dolu olduklarından, arada bir ortaya çıkan duygusal patlamaları çevrelerindeki insanlarda şaşkınlık yaratır.

5) Dışa dönük Duyusal Tip: Daha çok erkeklerde rastlanır. Gerçekçi pratik ve aklına koyduğunu yapan kişilerdir. Dış dünya gerçekleri ile ilgilenir ancak bunların ne anlama geldiği üzerinde fazla düşünmezler. Zevk ve heyecan veren şeyleri severler ancak duyguları yüzeyseldir. Dış dünyadan gelen uyaranlara dönük yaşarlar.

6) İçe dönük Duyusal Tip: Kendi duyularına yönelik ve dış dünyadan uzak yaşamaya çalışırlar. Kendi iç dünyalarını dış dünyadan daha ilginç bulurlar. Sakin edilgin, kontrollü biri izlenimi veren böyle insanlar duygu ve düşüncelerinin kısırlığından dolayı diğer insanların dikkatini pek çekmezler.

7) Dışa dönük Sezgili Tip: Genellikle kadınlarda rastlanır. Değişken bir karaktere sahiptirler. Yeniliğe bayılırlar ancak her türlü yenilikten de çabucak sıkılırlar. Davranışlarına sezgi yön verir. Düşünce işlevleri kısırdır. Aynı işte uzun süre çalışamazlar.

8) İçedönük Sezgili Tip: Bilmece gibi insanlardır. Kendinse göre değeri anlaşılmamış bir dahidir. Etrafındaki insanlar tarafından çözülmesi güç bir bilmece gibi algılanırlar. Bu tipe genellikle artistler arasında rastlanır. İnsanlarla iletişim kuramazlar.

TEDAVİ VE PSİKOTERAPİ KURAMI
Analitik psikolojinin terapist için koyduğu temel ilke, ön yargıları ve kalıplaşmış kuramları bir yana iterek, hastanın bilinç dışını dikkatle izlemeye çalışmaktır. Analitik psikoterapi belirli bir kuram izlemez. Jung terapiyi insanın kendini tanıması ve yeniden biçimlendirmesi olarak görmüş ve katı kavramlarla sınırlanmasının doğru olmadığını vurgulamıştır.
Jung psikoterapide sonuç alınabildiği sürece her yolun geçerli olduğuna inanmıştı. Terapist olarak Jung kitaplarının aksine belirli bir yöntem ve disiplin izlemeksizin çalışırdı. Bir hastasının terapisinde izlediği yolu bir ikinci hastasına uygulamazdı. Yöntemlerini sürekli düzeltir, değiştirir ve yenilerini yaratırdı. Bir kez, gecelerdir uyuyamadığından yakınan bir kadına ninni söylemiş ve uyumasını sağlamıştı. Jung’un seans odasında insanlar dans etmişler, şarkı söylemişler ve çalgı çalmışlardır. Analitik psikoterapinin sınırları çok katı olmasa da bazı ilkeleri vardır.
Tedavi, hastanın bilinç dünyasının ayrıntılı bir sorgulaması ile başlar. Bundan sonraki aşamada hastanın bilinç dışı ele alınır. Bu dönemde kişi iç dünyasına kendi denetimi dışındaki güçlerin egemen olduğunun farkına varmaya başlar. Bilinç ve bilinç dışındaki karşıt güçlerin giderek uzlaştırılarak üçüncü bir kimliği oluşturabileceğini fark etmek hastaya umut verir. Bilinçdışı güçlerin tanınabilmesi amacıyla kişinin rüyaları ve düşlemleri yorumlanır. Bu yorumlar yalnızca geçmişe yönelik bir içerikle sınırlanmaz, kişinin geleceğe yönelik tasarımlarını da içerir. Tedavi hastanın bilinçdışının götürdüğü yönde gider. Rüyalar analitik terapinin en önemli analiz araçlarından biridir.
Psikoterapide akla gelebilecek her türlü konu konuşulabilir. Analitik psikoterapide her türlü psikolojik çözümleme duygusal yaşantılar üzerine yapılır. Düşünce yoluyla anlayış kazanma yetersiz bir yöntemdir. Önemli olan ruhsal gerçekliği duygusal olarak yaşamaktır. Analiz sürecinin temel amacı bilinç dışındaki olguları bilince çıkarmaktır.
Analitik terapide hasta ile terapist arasında etkin bir iletişim vardır. Eğer terapist faydası olacağını düşünüyorsa kendi özelini hastası ile paylaşabilir.
Analitik Psikoterapinin Ortak İlkeleri:
Kabul: Terapi sürecinde hasta terapist tarafından kabul edildiğini hissetmelidir. Hastanın kabul edildiğini hissetmiş olması, hastanın yetersizliklerinden dolayı yaşadığı suçluluk duygularını hafifletir.
İçsel Dünya ile İlişki Kurma: Başarıya yönelik batı kültürü, dış dünyayı ve onun gerçeklerini vurgulama eğilimindedir. Bu durum, dış gerçeklik kadar önemli olan kendi gerçekliğimizi, yani iç dünyamızı görmemize engel olmuştur. Bundan ötürü, analitik terapinin en önemli amaçlarından biri, iç ve dış dünyalar arasındaki kopukluğun birleştirilmesidir.
Transferans: Analitik psikolojide terapi esnasında transferanstan yararlanılır. Ancak transferans psikanalizdeki kadar önemli bir olgu değildir.
KELİME ASOSİYASYON TESTİ
Jung’dan önce, deneysel psikoloji üzerinde çalışan bir çok araştırmacı, özellikle de, Darwin’in akrabası Sir Francis Galton, “Çağrışım yöntemini geliştirmişti. Şuydu yapılan: “Deneğe bir dizi sözcük veriliyor, denek de sözcüğü işitir işitmez, aklına ilk gelen sözcüğü söyleyerek tepki gösteriyordu. Kronometre uyarıcı sözcük ile deneğin ağzından çıkan sözcük arasında geçen zamanı saptıyordu. Bu testin amacı bazı zihin tiplerini öğrenmekti; Bu bakımdan da bir yararı olmamıştı. Jung, testi gözlemlerken, çok zeki olan hastaların bazen yanıtlarını geciktirdiğini fark etmişti. (cahil bir insanın yanıtını geciktirmesi normal olarak görülebilir. Ancak zeki insanların yanıtlarını geciktirmesi Jung’un çok dikkatini çekmişti.) Bu nasıl açıklanabilirdi? İncelemeleri sonucunda Jung bu gecikmelerin bazı coşkular nedeniyle ortaya çıktığını ve zihin nitelikleri ile ilişkisi olmadığını düşündü. Bu gecikme sırasında başka şeyler de yer alıyordu. Üstelik kalp vuruşları ve soluma hızı da değişiyordu. Bazen uyarıcı sözcük karşısındaki tepkiye ek olarak, bir de psikogalvanik tepki elde ediliyordu. Bu gibi bir testte elde edilen grafik, verilen yanıt ile, soluk alma hızı ve psikogalvanik sonuç arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyordu. Başka bir deyimle zihin ve beden bir bütün olarak çalışıyordu.
Jung, bu yöntemi uygulayarak, psikolojide yeni bir çığır açacak Kompleksleri, ortaya çıkaracaktı. Uyarıcı sözcüğe verilen yanıt gecikince, ya da, yanıt verirken bir yanılgıya düşülünce, bilinç dışında bazı duyarlı noktalar (kompleksler) olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun nedeni Freud’un bastırma kuramı olmalıydı. Jung 1904’te çağrışım testlerinin sonuçlarını yayınladı ve bu ona büyük ün sağladı.
JUNG’ DAN BAZI SÖZLER
“Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir.”
“Kuramları iyi öğren, ancak yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana bırak.” (Jung, 1954)
“Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama insan hak
kındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım

“Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır.”
” Bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. Psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugün. Bizim için en önemli bilim dalı bu ;gerçekten de, insanoğlu için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Nedeni ortada: Ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare yok henüz, oysa bu yaralar doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir ! İnsanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike psişik tehlikedir. Beliren genel güçsüzlüğün nedenleri, bilinçaltını hiç dikkate almaksızın tek bilinçle, ama yalnızca bilinçle ilgilenilmiş olmasıdır.”

“”Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz.” C.G.JUNG 1962

“Yaşamımızın büyük bir bölümünü bilinç dışında geçiririz.” (Jung 1962)

SONUÇ
Jung’un bizlere bırakmış olduğu ayrıntılı ve iyi belirlenmiş kuramsal temel çoğu klinik olguya uygulanabilir niteliktedir. Freud’ı dışında hiçbir araştırmacı ve kuramcı Jung kadar zengin bir kişilik kuramı geliştirmemiş ve çağdaş düşünceyi bu denli etkilememiştir. Çoğu terapistin kabul ettiği gerçek ise bilinç dışının anlaşılmasının ve yorumlanmasının tedavi için yeterli olmadığıdır (Gençtan, 2002)

KAYNAKÇA:

Carl Gustav Jung, 1962, İnsan Ruhuna Yöneliş, 1962, Say yayınları
Carl Gustav Jung, Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri, Cem yayınevi, 2000
Edmund Fantino & George S.Reynolds,1975 İntroduction to contemporary psychology.
Frieda Fordham, 2001, Jung Psikolojisinin Ana Hatları, say yayınları, 2001,İstanbul, çev:Aslan Yalçıner
Engin Gençtan, Psikanaliz ve sonrası,2000, Remzi Kitabevi
Jalonde Jacobi, C.G.Jung Psikolojisinin Ana Hatları, İlhan Yayınları, 2002, İstanbul
Ali Babaoğlu, Psikiyatri Tarihi, Okyan Us Yayınları, 2002, İstanbul
www.analitikpsikoloji.com